Ramazan gelince eskiden evlerin içi bir başka olurdu. Daha öğleden tencere kaynamaya başlar, mutfaktan gelen kokular sokağa taşardı. Anneler telaşlı ama mutluydu. Çocuklar iftar saatini sorup dururdu. Sofra sadece yemek için değil, bir araya gelmek içindi.

Eskiden iftar sofraları kalabalıktı. Hala, teyze, komşu, kim varsa çağrılırdı. Masada çeşit boldu ama gösteriş yoktu. Bir çorba, bir tencere yemeği, pilav, salata… Yetiyordu. Çünkü sofranın tadı yemekten değil, muhabbetten gelirdi. Bir tabak börek komşuya gönderilir, karşılığında bir tabak tatlı gelirdi. Ramazan paylaşmaktı.

Şimdi sofralar daha sessiz. Aynı evin içinde bile herkesin elinde bir telefon var. İftar saati geliyor, ezan okunuyor, dua ediliyor ama o eski kalabalık pek yok. Misafir çağırmak eskisi kadar kolay değil. Hem hayat pahalı hem de insanlar daha yorgun. Markete gidince fiyatlara bakıp menüyü ona göre planlıyoruz. İftar menüsü artık biraz da bütçe hesabı.

Bir de işin sosyal medya tarafı var. Gösterişli masalar, süslü tabaklar, uzun iftar menüleri… Sanki Ramazan biraz yarışa dönmüş gibi. Oysa kimse kimseyle yarışmıyordu eskiden. Sofrada ne varsa oydu. Önemli olan niyetti.

Ama her şey bitti mi? Hayır. Hâlâ ezan okunurken içimizi kaplayan o huzur aynı. Hâlâ ilk yudum suyun tadı değişmedi. Hâlâ hurma ağza atıldığında aynı şükür var. Belki sofralar küçüldü ama anlamı küçülmek zorunda değil.

Ramazan biraz da hatırlamak demek. Paylaşmayı, sabretmeyi, bir lokmanın kıymetini bilmeyi… Belki eskisi gibi kalabalık değiliz ama yeniden kapıyı çalıp komşuya bir tabak uzatmak bizim elimizde.

Belki mesele sofranın büyüklüğü değil, kalbin genişliği. Ramazan sofraları eskisi gibi mi bilmiyorum ama eskisi gibi olması için hâlâ geç değil.