Bu hafta yalnızca bir hatırlatma değil; mitleri sorgulamak, damgalamayı azaltmak ve yardım arama davranışını güçlendirmek için önemli bir çağrı niteliği taşıyor.

Yeme bozuklukları çoğu zaman “yemekle ilgili bir problem” gibi algılanıyor. Oysa uzmanlara göre mesele yalnızca beslenme değil. Konu; beden algısı, özdeğer duygusu, kontrol ihtiyacı, mükemmeliyetçilik, travmatik yaşantılar ve toplumsal baskılarla iç içe geçmiş karmaşık bir ruhsal süreci kapsıyor.

En sık bilinen tanılar arasında Anoreksiya nervoza, Bulimiya nervoza ve Tıkınırcasına yeme bozukluğu yer alıyor. Ancak toplumda hâlâ güçlü ve zararlı mitler dolaşmaya devam ediyor.

20 yılı aşan hekimlik yükü ve sistem eleştirisi
20 yılı aşan hekimlik yükü ve sistem eleştirisi
İçeriği Görüntüle

Mitler ve gerçekler

“Yeme bozukluğu olan kişi çok zayıftır” düşüncesi yaygın bir yanılgı olarak öne çıkıyor. Uzmanlar, kilonun tek başına belirleyici olmadığını vurguluyor. Yeme bozuklukları farklı kilo aralıklarında görülebiliyor. Belirleyici olan, kişinin yemekle ve bedeniyle kurduğu sağlıksız ilişki oluyor.

“Bu sadece ergen kızların sorunudur” inancı da gerçeği yansıtmıyor. Yeme bozuklukları her yaşta ve her cinsiyette görülebiliyor. Erkeklerde daha az konuşulmasının nedeni ise çoğu zaman damgalanma korkusu olarak belirtiliyor.

“Biraz irade gösterse düzelir” yaklaşımı da uzmanlara göre hatalı. Yeme bozukluklarının bir irade sorunu olmadığına dikkat çekiliyor. Genetik yatkınlık, nörobiyolojik süreçler, kişilik özellikleri ve çevresel faktörler birlikte rol oynuyor. Bu nedenle tedavi sürecinin multidisipliner bir yaklaşım gerektirdiği ifade ediliyor.

Aynadaki beden mi, aynadaki hikâye mi?

Birçok insan için yemek fizyolojik bir ihtiyaç olarak görülürken, bazı kişiler için yemek; kontrol etme, rahatlama, cezalandırma ya da görünmeyen bir çığlık anlamına gelebiliyor.

Yeme bozuklukları çoğu zaman dışarıdan fark edilmiyor. Çünkü mesele yalnızca kilo değil. Uzmanlar, asıl meselenin kişinin aynaya baktığında ne gördüğü değil, ne hissettiği olduğunu belirtiyor.

Bu süreç bazen “yeterli değilim” duygusuyla, bazen kontrol kaybı korkusuyla, bazen de kusursuz olma çabasının ağır yüküyle ilişkilendiriliyor.

Sosyal medya ve medya temsilleri idealize edilmiş beden kalıpları üretirken, karşılaştırma kültürü özellikle gençler üzerinde yoğun baskı yaratıyor. Ancak bilimsel çalışmalar, sosyal medyanın tek başına neden olmadığını; var olan kırılganlıkları tetikleyici rol oynadığını ortaya koyuyor.

Erken belirtiler

Yemekle ilgili yoğun zihinsel meşguliyet, kalori ve kilo takıntısı, aşırı egzersiz, tıkınırcasına yeme atakları, sosyal ortamlardan kaçınma ve bedenle ilgili yoğun memnuniyetsizlik ile utanç duygusu erken belirtiler arasında sıralanıyor.

Yeme bozukluklarının psikiyatrik rahatsızlıklar arasında ciddi tıbbi riskler barındırdığına dikkat çekiliyor. Ancak erken müdahale ile iyileşmenin mümkün olduğu vurgulanıyor.

Uzmanlar, yeme bozukluklarının bir tercih değil, bir ruh sağlığı sorunu olduğunun altını çiziyor. Bu sorunların çoğu zaman görünmeyen bir psikolojik yükün dışavurumu olduğu ifade ediliyor.

Toplum olarak yapılabilecek en önemli adımın yargılayıcı dili bırakmak ve destekleyici bir yaklaşım geliştirmek olduğu belirtiliyor. “Yemiyorsun çünkü şımarıksın” demek yerine, “Zorlandığını fark ediyorum, yanında olmamı ister misin?” demenin iyileşme sürecinde güçlü bir adım olabileceği vurgulanıyor.

Farkındalık haftalarının yalnızca takvimde yer alan günler olmadığına işaret edilirken, gerçek farkındalığın dili dönüştürmek ve şefkatli bir yaklaşım geliştirmekle başlayacağı ifade ediliyor.

Uzmanlara göre belki de asıl soru şu: Aynaya baktığımızda gerçekten bedenimizi mi görüyoruz, yoksa kendimizle ilgili inandığımız hikâyeyi mi?

İyileşmenin ise çoğu zaman o hikâyeyi yeniden yazmakla başladığı belirtiliyor.