Ekmek deyince aklıma hep rahmetli anneannem gelir. Onun evinde sac ocağı vardı. Hamuru hemen yoğurur, taşmasını sabırla beklerdi. Kıvamını göz kararı tuttururdu. Hamur öyle güzel kabarırdı ki sanki nefes alırdı.
Sacın üstünde bazlamalar pişerdi. Bacadan dumanlar yükselir, bütün mahalleyi ekmek kokusu sarardı. O koku sadece açlığı değil, içimizi de doyururdu.
Yaptığı her ekmeği mutlaka paylaşırdı. Yoldan geçenle, komşuyla, kapıyı çalanla. Biz çocukların eline sıcak ekmekleri verir, komşulara götürmemizi isterdi. Ekmek sadece yenmezdi. Ekmek dolaşırdı. Kapı kapı gezerdi.
Cizleme yapardı. Tadı hâlâ damağımda. Aradan yıllar geçti ama o ekmek kokusu hafızamda ilk günkü gibi durur.
Gastronominin en temel kuralı aslında budur: malzemeye saygı. Un, su, tuz ve zaman. Hepsi bu. Ama doğru yoğrulmazsa hamur kalır, doğru beklemezse kabarmaz, doğru pişmezse ruhu olmaz.
Bugün bakıyorum da ekmek var ama ekmek kültürü eskisi kadar yok gibi. Fırından alınıp poşete giren sıradan bir ürüne dönüştü. Oysa bir zamanlar ekmek, evin kokusuydu. Mahallenin ortak hatırasıydı.
Belki de bu yüzden, ekmek kokusu bana hep çocukluğu hatırlatır. Ve çocukluk, en çok anneanne evinde saklıdır.





