Çocukluğumuzda iftara yakın saatlerde “Hadi pideyi al gel” denilerek sokağa gönderilirdik. Fırının önünde beklerken herkes birbirine saat sorar, kimisi oruçlu sabrını sınar, kimisi de sıcak pidelerin tepsiye dizilişini izlerdi. O anlarda mahalle olmanın, aynı sofraya yetişme telaşını paylaşmanın ayrı bir tadı vardı.
Ramazan pidesi aslında paylaşmanın simgesidir. İftar sofralarında ilk koparılan parça çoğu zaman yanındakine uzatılır. Bir tabak çorba, birkaç hurma ve ortada bir pide… Sofranın zenginliği bazen çeşitlerde değil, o pidenin etrafında toplanan kalplerdedir.
Son yıllarda ise ramazan pidesi başka bir tartışmanın da merkezinde. Fiyatı konuşuluyor, gramajı konuşuluyor, “Bu yıl küçüldü mü?” soruları soruluyor. Oysa pidenin değeri sadece kaç gram olduğunda değil; kaç anıyı taşıdığında gizli. Yine de hayatın gerçekleri var. Ekonomik sıkıntılar sofraları etkiliyor. Belki de bu yüzden ramazan pidesi artık sadece bir lezzet değil, geçim derdinin de göstergesi haline geliyor.
Ama tüm bunlara rağmen iftara yakın o sıcaklık değişmiyor. Fırından yeni çıkmış, üstü kızarmış, susamı hafifçe dökülen bir pideyi iki elinizle tutarken içinizde aynı duygu beliriyor: Ramazan geldi.
Ramazan pidesi bize sabrı hatırlatıyor. Beklemeyi, şükretmeyi, paylaşmayı… Ve belki de en çok şunu söylüyor: Aynı sofrada olabildiğimiz sürece eksik değiliz.





