O zamanlar kahvaltı sadece yemek yemek değildi. Sabahın telaşı içinde bile bir araya gelmekti. Annemin “Önce kahvaltını yap” sesi hâlâ kulaklarımda. Çünkü güne aç başlanmazdı, evden tok ve huzurlu çıkmak önemliydi.
Hafta sonları ise bambaşka olurdu. Sofra biraz daha büyür, çeşit biraz daha artardı. Menemen, yumurta, patates kızartması olmazsa olmazdı. Demlenen çayın kokusu bütün evi sarardı. Uzun uzun oturulan, acele edilmeyen, sohbet edilen kahvaltılar vardı evimizde. Saatler geçse de kimse masadan hemen kalkmazdı.
Bugün ise hayat çok daha hızlı. Sabahlar alarm sesiyle başlıyor, çoğu zaman bir kahveyle geçiştiriliyor. Kahvaltı sofraları küçüldü, sohbetler azaldı, birlikte geçirilen o sakin anlar neredeyse unutuldu.
Belki de değişen sadece kahvaltı değil; yaşamın kendisi. Eskiden az şeyle daha çok mutlu olabiliyorduk. Şimdi ise her şey daha hızlı ama sanki daha eksik.
Bazen insan en çok, o soba başında kurulan küçük yer sofrasını özlüyor. Çünkü en güzel kahvaltılar, en zengin sofralarda değil; en samimi evlerde kuruluyordu.





