''Adalet, Eşitlik ve Hukukun Üstünlüğü Adına Bir Çağrı
Bir ceza infaz sisteminin amacı yalnızca insanları cezalandırmak değildir. Gerçek adalet; işlenen suçun karşılığını hukuk içinde verirken, pişmanlık duyan, değişen, hatasını anlayan ve yeniden topluma faydalı bir birey olmayı başaran insanı da görmektir. Çünkü devletin en büyük gücü, cezalandırmak değil; değişimi fark edip ona karşılık verebilmektir.
Bugün ise toplum vicdanını derinden yaralayan bir gerçekle karşı karşıyayız.
Yıllarını dört duvar arasında geçirmiş, cezasının büyük bölümünü çekmiş, cezaevi kurallarına eksiksiz uymuş, disiplin cezası almamış, eğitimlere katılmış, meslek edinmiş, ailesine kavuşacağı günü sayarak yaşamış ve gerçekten değiştiğini davranışlarıyla ispatlamış insanlar… Şartlı tahliye hakkını kazanmalarına rağmen hiçbir somut ve tatmin edici gerekçe gösterilmeden özgürlüklerine kavuşamıyor.
Peki neden?
“Prensip kararı” deniliyor.
Hangi prensip kararı?
Anayasa’nın üstünde hangi prensip olabilir?
Kanunun tanıdığı bir hak, nasıl olur da gerekçesi açıklanmayan bir “prensip” ile ortadan kaldırılabilir?
Şartlı tahliye bir lütuf değildir. Bir ayrıcalık değildir. Birinin keyfine göre verilip alınacak bir ödül hiç değildir. Bu, kanunun belirlediği şartları yerine getiren herkes için doğmuş bir haktır. Hukuk devletinde haklar, kişilerin insafına bırakılamaz.
Bugün insanlar şu duyguya sürüklenmektedir:
“İstediğiniz çıksın, istemediğiniz çıkmasın…”
Ne yazık ki atılan her adım, oluşan her uygulama bu düşünceyi daha da güçlendirmektedir.
Ve işte asıl acı olan da budur.
Çünkü aynı cezaevinde, aynı kanunlara tabi olan, aynı şartları taşıyan insanlar için farklı sonuçlar ortaya çıkıyorsa artık insanlar hukuku değil, isimleri konuşmaya başlar.
Oysa hukuk isim tanımaz.
Hukuk makam tanımaz.
Hukuk kişi tanımaz.
Hukuk yalnızca kanunu tanır.
Bir hukuk devletinde hiçbir kurulun, hiçbir makamın ve hiçbir “prensip kararının” Anayasa’nın üzerinde olması düşünülemez. Aynı şartları taşıyan insanlar için farklı sonuçlar doğuyorsa bunun hukuki gerekçesi açık, şeffaf ve denetlenebilir olmak zorundadır. Çünkü gerekçesiz verilen her karar yalnızca bir başvurunun reddi değildir; toplumun adalete olan güveninin de reddidir.
Daha acısı ise cezaevlerinin varlık amacının unutuluyor olmasıdır.
İslah olmuş tüm mahkumlar bunlara rağmen “Yeter ki değişeyim, yeter ki hak ettiğim gün çıkabileyim.” diye umut ediyor.
Ve sonra…
Tek bir cümleyle karşılaşıyor:
“Başvurunuz uygun görülmedi, red. Çıkabilirsiniz”
İşte umut tam da o anda ölüyor.
Umudu elinden alınan insan yalnızca ceza çekmez; hayata olan inancını da kaybeder.
Bir cezaevinde en tehlikeli şey duvarlar değildir.
En tehlikeli şey, içerideki insanların “Ne yaparsam yapayım değişen hiçbir şey olmayacak.” demeye başlamasıdır.
Çünkü umut bittiği gün ıslah da biter.
İşte o zaman cezaevi insan kazandıran değil, insan tüketen bir yere dönüşür.
Devlet insanları umutsuz bırakmak için değil, değişimi ödüllendirmek için vardır.
Toplumun aklındaki en büyük soru ise hâlâ cevapsızdır.
Gerçekten yıllarca cezasını çekmiş, iyi hâl göstermiş ve yeniden topluma kazandırılabilecek insanlar içeride kalırken; çok daha kısa süre cezaevinde kalan, hatta yeniden suç işlediği görülen kişilerin dışarıda olması hangi adalet anlayışıyla açıklanabilir?
Eğer infaz sisteminin amacı toplumu korumaksa…
Toplum gerçekten kimden korunmaktadır?
Değişmiş insandan mı?
Yoksa değişmeyenden mi?
Kamuoyunda büyük beklenti oluşturan 10 günlük infaz indirimi düzenlemesi de aynı şekilde vicdanları yaralamıştır.
İnsanlara “Tüm mahkûmlar için geliyor.” denildi.
Sonra görüldü ki bu herkes için değilmiş. İstenilen kişiler içinmiş.
Eğer gerçekten amaç cezaevlerindeki yoğunluğu azaltmak ve adil bir infaz sistemi oluşturmak olsaydı, bu düzenleme tüm mahkûmları kapsamalıydı. Tüm mahkumların ceza yatış sürelerine bakılmalı, hesaplanmalı, iyi hal gösterip göstermediği ve ıslah olup olmadığına bakılmalıydı.
Bugün oluşan tablo ise bunun genel bir düzenleme değil, seçici bir uygulama olduğu yönündedir.
İnsanların adalete olan güvenini en çok sarsan şey ağır cezalar değildir.
En çok sarsan şey eşitsizliktir.
Cezaevi müdürüne verilen takdir yetkisi de toplum vicdanında ciddi soru işaretleri oluşturmaktadır.
Bu yetki objektif kriterlerle mi kullanılmaktadır?
Yoksa aynı şartları taşıyan insanlar hakkında farklı sonuçlar doğurabilecek bir uygulamaya mı dönüşmektedir?
Daha da önemlisi…
Tahliye edilmeyen insanların yaşayacağı hayal kırıklığının cezaevi müdürüne karşı yönelmesine sebep olabilecek bu sistemin sonuçları hiç düşünülmüş müdür?
Hukuk devleti kişilere bağlı değildir.
Kurallara bağlıdır.
Bir şey yapılacaksa, gerçekten iyi hâl gösteren ve topluma yeniden kazandırılabilecek insanların önünü açmak için yapılmalıdır.
Bu hak, belirli kişilere değil; şartları taşıyan herkese ait olmalıdır.
Bugün talep edilen şey bir af değildir.
Bir ayrıcalık değildir.
Bir lütuf hiç değildir.
İstenen tek şey, kanunun herkese eşit uygulanmasıdır.
Kararların objektif olmasıdır.
Ve gerçekten değişmiş insanların emeklerinin boşa gitmemesidir.
Çünkü insanlar cezalarını çekebilir. Çekiyorlarda. Bu herkesin başına gelebilecek bir şeydir. Normal yolda yürürken bile.. Mahkeme tarafından bir ceza verildi ve insanlar bunu çekti, çekiyor. Ama her mahkum aynı değildir. İçeride sürekli vukuat işleyen bir mahkumla ıslah olup her şeyini düzeltmiş bir kez daha suça bulaşmayacak olan bir mahkum aynı mı?
İstenen tek şey kanunun herkese eşit uygulanması, kararların objektif kriterlere dayanması ve gerçekten değişmiş insanların emeklerinin karşılıksız bırakılmamasıdır.
Çünkü her mahkûm aynı değildir.
Sürekli disiplin suçu işleyen, cezaevi kurallarını ihlal eden biriyle; yıllarca örnek davranış sergileyen, eğitim alan, çalışan, meslek edinen ve yeniden suç işlememeye kararlı olduğunu davranışlarıyla gösteren bir insan aynı şekilde değerlendirilemez.
Şartlı tahliye sisteminin mantığı da tam olarak budur.
Şartlı tahliye; “Topluma yeniden dönmene izin veriyorum. Ancak bu güveni boşa çıkarırsan kalan cezanı infaz edersin.” anlayışına dayanır.
Bu sistem, hem toplumu korur hem de hükümlüye sorumluluk yükler.
Gerçekten değişmiş bir insan, yeniden özgürlüğünü kaybetmemek için çok daha dikkatli yaşayacaktır.
Devletin amacı da tam olarak budur.
İnsanı yalnızca cezaevinde tutmak değil, yeniden suç işlemeyecek şekilde topluma kazandırmaktır.
Şunu da sormak gerekir:
Bugüne kadar şartlı tahliyeden yararlanıp yeniden cezaevine dönenlerin oranı nedir?
Bu veriler kamuoyuyla paylaşılmalıdır.
Çünkü infaz politikaları varsayımlarla değil, somut verilerle değerlendirilmelidir.
İnsanlar arasında ayrım yapıldığı düşüncesi ise ne hukuka ne de toplumsal barışa katkı sağlar.
Tam tersine, insanların devlete ve adalet sistemine duyduğu güveni zedeler.
Oysa hukuk devleti, vatandaşını devlete küstüren değil; devlete güven duymasını sağlayan devlettir.
Bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru belki de şudur:
Gerçekten değişmiş, pişman olmuş, cezasını büyük ölçüde çekmiş ve yeniden topluma kazandırılabilecek bir insanı içeride tutmak…
Topluma ne kazandırmaktadır?
Adalet mi?
Yoksa adaletin sessizleşmesi mi?
Çünkü adalet intikam değildir.
Adalet kin değildir.
Adalet seçmek değildir.
Adalet; aynı şartlar altındaki herkese aynı hukuku uygulayabilmektir.
Ve unutulmamalıdır ki…
Bir devleti güçlü yapan cezaevlerinin yüksek duvarları değildir.
O duvarların ardındaki insana bile hukuk içinde, eşit ve adil davranabilmesidir.
Çünkü bir gün herkes adalete ihtiyaç duyabilir.
Ve adalet, ancak herkese eşit uygulandığında gerçekten adalet olur.
Ve en sonunda toplum, yeniden kazanabileceği bir insanı kaybeder.''